NEWSPAPERS TV INTERVIEW INTERNET
NEWSPAPERS

Beyrut'a Gittiğimi Anneme Söylemeyin
Pazar, 19 Ağustos 2007

"Beyrut'a Gittiğimi Anneme Söylemeyin", Didem Şahin'in ilk belgeseli. 1100 kişinin öldüğü, İsrail'in Lübnan'a son saldırısından sonraki Beyrut'u anlatıyor. Kana katliamını, çocukları, henüz dağılmamış ceset kokularını... Uluslararası Bodrum Film Festivali'nde birincilik alan belgesel, şimdi Antalya Film Festivali'nden yanıt bekliyor. Şahin ise, döndükten sonra kaldığı yerden devam edemediği hayatına tutunmaya çalışıyor.

Sadece bir gün bombalar altında, Beyrut'ta olmak size ne demek olduğunu anlatır. Bu söz Lübnan Komünist Partisi Dış Temsilcisi Ahmad Saade'ye ait. Sesini duyurduğu yer ise, Didem Şahin'in İsrail'in Lübnan'a saldırdığı sırada çektiği belgeseli: "Beyrut'a Gittiğimi Anneme Söylemeyin". Bu söz Şahin için, "Neden Beyrut'a gittin?" sorusunun da yanıtı. Belgesel, aslında bir günlük. Savaşı oturduğu yerden izlemek yerine, harekete geçip, insanların yüreğine de bunu salık vermek isteyen bir kadının, Beyrut'ta yaşadığı iki haftanın her anını anlatan bir günlük, "Belgeselde bir doküman, derin bir araştırma yok. İnsan öyküleri, hayat var. Beyrut'taki yaşamın kendi kurgusu içinde kiminle karşılaştıysam, o anda bana ne verdiyse, o var. Çünkü ben de çekerken hiçbir şeyi bilmiyordum" diyor. Uluslararası Bodrum Film Festivali'nde birincilik ödülü alan Şahin belgeselini, Antalya Film Festivali ve Beyrut Belgesel Film Festivali'ne de göndermiş. İşte belgeselin ve Didem Şahin'in hikâyesi...

Marmara Üniversitesi Radyo Televizyon Bölümü mezunu. Çalışma hayatına okurken atılmış. "Sektörde her şey tüketime yönelik olduğundan kendinizi geliştiremiyorsunuz. O yüzden setlerde çalışmayı bırakıp, dadı olarak İngiltere'ye gittim. İngiltere'de herkesin geçeceği yollardan geçtim, geçerken de buradan baktığım gibi olmadığını gördüm" diyor. İngiltere'de de sinema üzerine kafa yormaya devam etmiş Şahin, ancak istekleri ile arasına hep ekonomik imkânsızlıklar girmiş. Gündemine Beyrut, Türkiye'ye ailesini görmeye geldiğinde girmiş. "Bizimkiler Bodrum'da tatildeydi, yanlarına gittim. O sırada İsrail Lübnan'a saldırdı... Aslında bir şey oldu da ben Lübnan'a gitmeye karar vermedim" diyor, "Her şey öyle gelişti ki, sanki şimdiye kadar yaşadıklarım beni oraya gitmeye hazırlıyordu. Kendi yolumda yürüyordum, baktım ki Beyrut'a gelmişim."

SAVAŞ GÖRMÜŞ BİR ÜLKEDE...

Yola çıkmadan Lübnan'da muhabirleri olduğunu öğrendiği karakutu.com sitesiyle irtibata geçmiş. Biletini alıp, valizini hazırladıktan sonra sıra ailesine nereye gittiğini açıklamaya gelmiş: "Metin Yeğin'le Kafkasya üzerine bir belgesel hazırlıyorduk. Annemlere onun hazırlığı için Kafkasya'ya gidiyorum, dedim. Çerkeziz, o yüzden 'Atalarımızı görecek' diye sevinerek uğurladılar beni. Kardeşime sarılırken, annem 'Sanki dönmeyecekmişsin gibi sarılıyorsun' dedi. Dönememeyi de önüme koyarak gittim, çünkü yol bu, gittiğin yerde kalabilirsin. Biletimi aldığım gün ateşkes yapıldı, ama çatışmalar sürüyordu."

Şahin, kelimenin tam anlamıyla, sora sora bulmuş Beyrut'u. Önce Gaziantep'e, oradan Humus'a, Suriye'ye ve sonra da Halep'e geçmiş. Suriye'de tesadüfen tanıştığı bir Türk kuyumcu savaş sırasında Lübnan'dan kaçan ve misafir ettiği bir ailenin numarasını vermiş. Onlarla iletişime geçmiş Şahin. Halep'ten Beyrut'a giden bir minibüs bulup Beyrut'a ulaştığında, saat gece birmiş. "Bilmediğim, savaş görmüş bir ülkede, saat gece birde, İngilizce bilmeyen iki Arap gençle beni alacak tanımadığım bir adamı bekliyordum. Oradayken en çok korktuğum an buydu. Kendi sesimden korkumu anlayabiliyordum. Beklediğim adam, Ebu Galip, geldi. Onun peşine takıldım. Bir apartmana girdik, altı kat aşağıya inip bir eve geldik. Bu, çok şaşırtıcı gelmişti bana, Lübnan'ın tarihi, mimarisini de şekillendirmişti".

Ebu Galip'in karısı ve iki çocuğu Şahin'i Tanrı misafiri kabul etmişler. Çocuklardan biri, Ali, filmin asistanlığını bile yapmış. Sünni bir anne ile Şii bir babanın misafiri olmanın şaşırtıcılığını sonra anlamış, çünkü gitmeden Lübnan'daki mezhep çatışmalarıyla ilgili çok bilgisi yokmuş. "Televizyondan izlediğim bir savaş var, ama gerçekte ne olduğunu bilmiyordum. Korkmadın mı diye soruyorlar. Korkmaz olur muyum?" diyor. Aile, attığı her adımın altyapısını hazırlamış. Bunlardan biri de 37'si çocuk 60 kişinin öldürüldüğü Kana'ya gitmesi için onu ambulans şoförü komşuları ile tanıştırmak. "Savaşta ambulans şoförü olmak çok önemli, yolları avuçlarının içi gibi biliyorlar. Kana'ya giderken, ceset kokusundan ürkmemek için soğan yememi, uranyumdan etkilenmemek için çok su içmemi söyledi. Aklımda en çok yer eden sözü, 'Koku ürkütecek, sakın korkma'ydı".

Beyrut'ta gördükleri arasında Şahin'i en çok, ceset görmeden de ölüm algısının farkına vardıran bu koku etkilemiş. Bir de Kana'da nar satan çocuklar. "Bir metafor gibi gelişti, ama çocukların ellerinde sattıkları narları görünce hep aklıma, bu narların orada akan kanla beslendiği geldi" diyor. Şahin'e göre, İsrail'in hedefi, Lübnan'ın altyapısıydı. "O iki asker kaçırılmasaydı da İsrail Lübnan'a saldıracaktı" diyor ve ekliyor:

"Konuştuğum yetkililer de bunu söylüyor; Komünist Parti'nin ve Hizbullah'ın temsilcileri, Tarım Bakanlığı Genel Müdürü... Mesela, Hizbullah'ın hiç olmadığı, tek geçim kaynakları balıkçılık ve kayık yapımı olan bir bölgedeki insanlarla görüştüm. Tersanelerini bombalamışlar. Söylediğimde kuru bir bilgi olarak geliyor, ama küçücük bir köydeki okul ve hastaneler bile bombalanmıştı. Hıyam'da İsrail'in elindeyken tutuklulara işkence yapılan bir cezaevi, Lübnan'a geçtiğinde müzeye çevrilmiş. İlk bombalamalara bu müzeden başlamışlar".

ANNELER KORKTU VE BEBEKLER ÖLDÜ

Beyrut'ta geçirdiği iki haftanın, bir buçuk haftasında Türkiye'den kimseyle konuşamamış. "İnternete bağlanamadım. Telefonlar çekmiyordu, elektrik yoktu. İnsanlar çaresizlik içindeydi. Ancak genel olarak bir metanet, sakinlik, serinkanlılık vardı. Ağlayan insan göremiyorsunuz. Filmde insanların ilgisini en çok İngilizce politika yapan çocuklar çekti. Mesela, Melisa diye altı yaşında bir kız yaşadıklarını gözlerime baka baka, 'Bu köyde kadınlar vardı, bu kadınların karınlarında bebekler vardı. Bombalardan dolayı bu anneler çok korktular ve karınlarındaki bebekler öldü. İşte o yüzden İsrail'den nefret ediyorum' diyerek anlattı" diyor. Şahin Beyrut'a gittiğini annesine ne zaman mı söylemiş? "Eve girip annemle kucaklaşırken, annem ben oradayken benimle ilgili kâbuslar gördüğünü anlattı. İşte o zaman bilgisayarımı açıp 'Sana yeni arkadaşımı tanıştırayım' dedim ve Ali'yi gösterdim, bombalanmış evleri, hastanedeki çocukları, sahipsiz ayakkabıları... Film bu kâbusla ve anneme Lübnan'a gittiğimi söylediğim anla başlıyor."

Belgeselini Uluslararası Bodrum Film Festivali'nde büyük ekranda izlediğinde her şeyi yeniden yaşamış. "O kadar heyecanlandım ki... Hayatta en çok istediğim, insanların yüreğine dokunmak, açılarını birazcık kaydırabilmekti. Festivalde Heredot Barış Ödülü'nü alan Beyrut'tan bir temsilci, Hania Moure, film kataloğuna bakınca, 'Bu deli kim' diye sormuş. Filmi birlikte izledik, 'Ben Beyrut'tan geliyorum, orada ne yaşandığını ben biliyorum. Didem'le politik olarak farklı yerlerde duruyorsak da, bu film o kadar samimi, gerçek bir film ki' dedi. İşte o zaman doğru bir iş yaptığımı anladım."

Şahin, şimdi Beyrut'taki festivali bekliyor heyecanla, özellikle de filmi Ebu Galip ve ailesiyle izlemeyi. Dünya barışıyla ilgili çalışmalara yollamak istiyor belgeselini, "Bu belgesel kendi yağıyla kavruldu. Kredi kartı borçlarımı henüz ödeyemedim. İngiltere'deki kredi kartımın bankası kraliçenin bankasıydı, avukata vermişler. Kraliçeyi dolandırdım, ama hayır işledim" diyor.

Döndükten sonra buradaki yaşamına adapte olması pek de kolay olmamış Şahin'in, "Bir senedir evden çıkmıyorum" diyor, "Biraz okudum, yazdım, biraz montajla uğraştım, hiçbir şey yapmak içimden gelmedi. İnsan içine çıkmaya festival ile başladım. Arkadaşlarım bile beni İngiltere'ye döndü sanıyordu. İngiltere'ye uçuş biletim vardı, valizimi hazırlamıştım, ama anladım ki dönemeyeceğim. Burada öylece kalakaldım. Her şeyi oluruna bıraktım."

Esra Açıkgöz
Cumhuriyet Pazar 19.08.2007
Vicdanını dinledi savaşa gitti

 

 

 

 

 


Didem Şahin, annesine ‘Ttatile çıkıyorum’ diyerek savaşa gitti. Lübnan’da Hizbullah ile İsrail arasında geçen yıl yaşanan çatışmalarda Beyrut’taydı. Kanın, gözyaşının ve çaresizliğin hákim olduğu topraklarda yaşananların küçük bir kamerayla belgeselini yaptı. Beyrut adlı bu belgesel filmle Şahin, SİYAD’ın ödülüne değer görüldü

ÖZKAN GÜVEN

KIZIM sen gittikten sonra bir hafta boyunca kábuslarla uyandım hep. Aynı rüyayı gördüm... Seni birilerine emanet ediyorum... Aradan epey zaman geçiyor. Sen dönüyorsun ve büyümüşsün ama garip bir büyüme bu. Yüzün bir çocuğun yüzüne dönmüş. Alnında hep yaralar var... Gözlerinin altı mosmor... Ağlıyorum...’ Ailesinden habersiz gittiği Beyrut’tan döndükten sonra annesi Didem Şahin’e gerçekten böyle söyler. Annenin rüyasını anlattığı kısım da kızı tarafından kameraya kaydedilir. Rüyanın anlatıldığı sırada görüntülerde Beyrut’ta 2006’da İsrailli askerlerin mermilerinden kaçmak isterken yaralanan başları yarık, gözleri mosmor çocukların kareleri olur. Şahin bu rüyadan sonra annesine gerçeği açıklar: ‘Anne ben tatile değil Beyrut’a gittim!’ Ve film başlar...

İsterseniz bu filmi biraz geriye sarıp size biraz Didem Şahin’i anlatalım. 32 yaşında, dört yıldır İngiltere’de yaşıyor, belgesel üzerine yüksek lisans yapıyor. Hayalinin gerçekleşmesine çok az kaldı çünkü önümüzdeki yıl bu amacına ulaşacak. Şahin, geçen yıl ailesini ve arkadaşlarını görmek için geldiği İstanbul’da hayatının en büyük kararını aldı. İsrail ve Lübnan’daki Hizbullah arasında yaşanan çatışmalarda büyük bir dram yaşanırken orada olmak istedi. Ve kendini büyük bir maceranın içinde buldu.

ÖLÜRSEM MONTAJI SİZ YAPIN

Hatta giderken ölebileceğini de düşünerek arkadaşlarına ‘Ölürsem mutlaka filmin montajını yapın ve duyurun’ demişti. Kuşkusuz tek başına savaşın ortasında olmak kolay değildi. Onu o topraklara çekenin insan olmakla ilgili olduğunu düşünüyor Şahin. Oraya gidiş nedenini şöyle açıklıyor:

‘Hayatımızla, çevremizle ilgili olan bir sürü şey için oturup düşünürüz ve konuşuruz. Şunu yapmak lazım, bunu yapmak lazım diye ama kimseler bir şey yapamaz, yapmaz. Yanı başımızda bir savaş vardı. Buradaki solcu arkadaşlar oturup savaşı bir kenara bırakmışlar Hizbullah’a destek verilip verilmeyeceğini tartışıyordu. Bu arada insanlar ölüyordu. Emperyalist bir saldırıyla karşı karşıyaydı insanlık. Tarihsel döneminde o gün orada Hizbullah vardı. Zamanında da sosyalistlerin hákimiyeti altındaydı. Buradaki insanlar asıl sorunu görmezden geliyordu. İnsan olarak vicdanımın sesini dinlemek zorundaydım. Düşünün hiçbir yardım, İsrail izin vermediği için ulaşamıyordu. BM orada hiçbir şey yapmıyordu. İnsanlar kendi kaderlerine terk edilmiş gibiydi.’

O, kendini savaşın bütün acısını hissedenler için elbette bir kurtarıcı gibi görmediğini belirtiyor. Televizyonlarda insanların öldüğünü gördükçe kendisine olan saygısını her geçen gün kaybettiğini hissettiğini anlatıyor. ‘Benim gerçeği bulmak gibi bir sorunum var. Bunları kendi içimde kurarken herkesin yapacağı bir dolu şey olduğunu düşündüm. Benim oraya gidişim hem bir taziye gibiydi hem de onların yanında yer aldığımı göstermek içindi’ diyor.

Hál böyle olunca Şahin eşyalarını topladı ve Lübnan’a girdi. Ülkenin güneyinden kuzeyine kadar iki hafta boyunca elinde kamerayla dolaştı.

İsrailli yetkililer telefon ederek ‘Birazdan orayı bombalayacağız’ dedikten sonra gerçekleştirdikleri saldırılara tanık oldu. Lübnan’ın yeraltı, yerüstü bütün kaynaklarının bombalandığına şahit olan Şahin, gördükleri karşısında ‘Kurşun yememiş bir hurma ağacı görmedim’ diyecekti. Şahin, büyük bir dramın yaşandığı Beyrut’ta gördüklerini şöyle anlatıyor: ‘Hedef hep kadınlar ve çocuklardı. Onlarla konuştum hep. Ne kadar hastane, okul, köprü varsa bombalanmıştı. Nokta atışlarıyla insanlar evlerinde öldürülüyordu. Savaşın son anlarına yetişsem de yer yer çatışmalar oluyordu. Siviller için bir tehlike daha vardı. Patlamamış bombalar ve yerdeki garip fişeklerdi. Yürürken üstüne bastığınızda bu fişekler sizi sakat bırakıyordu. Benim başıma da böyle bir şey geldi. Bir kulübede öldürülen iki kişiyi kameramla çekerken geri geri gidiyordum. yerdeki fişeği fark etmemişim. Tam basacakken, tüm savaş boyunca ceset taşımış olan ve bana mihmandarlık yapan ambulans şoförü bir Lübnanlı’nın kolumu tutmasıyla kurtulmuş oldum. Bir sürü insanla tanıştım.’

Filmde çocuklar daha ön plandaydı. Çocuklar savaşla ilgili olarak ne diyordu, ne düşünüyordu? Elbette çok korkuyorlardı. Şahin en çok kamerasının karşısında İngilizce konuşan çocuğun dediklerinden çok etkilendi. Çocuk ona ‘Annelerin karnında bebekler vardı. Bombalardan anneler o kadar çok korktular ki karınlarındaki bebekler öldü ve ben İsrail’den nefret ediyorum’ demişti. Bir çocuktan bunları duymak onu çok sarstı.

Türkiye’ye döndükten sonra filmin montajını tamamladı. Belgesel, önce İz Tv’de yayınlandı. Olumlu tepkiler geldi. Daha sonra Haziran’da büyük bir jürinin bulunduğu Bodrum Film Festivali’nde görücüye çıktı. Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Beyrut’u birincilikle ödüllendirdi. Elbette ödül töreni sırasında Şahin’in annesi de vardı. Sevinçten havalara uçtu. Şahin bir şekilde onun da gönlünü almıştı. Şahin filmiyle ilgili şöyle konuştu:

‘Hayatımda hep böyle bir film yapmak istemiştim. İnsanları biraz silkelemek ve yüreklerine dokunmak istedim. Beyrut’la bunu yaptım sanırım. Filmi kredi kartlarıyla çekmiştim. Şimdi iyi ki çekmişim diyorum. ‘Yönetmenim’ derken dudaklarım titrer ama o festivalde insanların film bittikten sonra bana sarılmalarını gördükten sonra kendime yönetmenim diyebilirim artık. Şimdi filmimi uluslararası yarışmalara göndereceğim.’

Eve gidince annenize benden bahsedeceksiniz

BELGESEL filmi çektikten sonra vize problemlerimi halletmem ve İngiltere’ye dönmem gerekiyordu. İngiltere konsolosluğuna gittim. Mülakata alındım. bir kadın ve bir erkek vardı masanın diğer ucunda. Beyrut belgeseli ile çok ilgilendiler. İçlerinden biri ‘Size bir soru sorabilir miyim? Oraya gidiş nedeniniz neydi?.’ deyince klasik cevapları verdim. Sonra işi farklı bir boyuta çevirdi ve neden İsrail’e de geçip onların cephesinden olayları vermediğimi sordu. Çileden çıktım sanırım, ona oraya gitmeme gerek olmadığını anlatmaya başladım. Filmin amacına ulaşıp ulaşmadığını sorunca şunu söyledim: ‘Bir İngiliz olarak burada işiniz bittikten sonra arkadaşlarınızla birlikte içmeye gideceksiniz ve yanınızdakilere beni ve belgeselimi anlatacaksınız.’ Yanındaki kıza döndüm ve ‘Siz de eve gidip annenizi arayacaksınız ve benim yaptığım bu çılgınlıktan bahsedeceksiniz. Gördünüz mü ben bu filmden size bile bahsettirebilirmişim diyeceğim. Çünkü hiçbir şey boşuna yapılmaz’ dedim. Sonra vizemi aldım.

29.07.2007

 
 
TV INTERVIEW
INTERNET
www.haberci.com